ilyâs Cân YILDIZ

  • Dârul Harpte Faiz Alınır mı?

    Dârul Harpte Faiz Alınır mı ?

    Bir ülke,  hiç bir vakit Hukūk-ı İslâmiyye ile müşerref olamamış  veya müşerref olduktan sonra nauzübillah sonradan  Dîn ve namus düşmanı bedbahtlar eliyle bu ḥuḳūḳ-ı Şerif ibtâl edilmiş, yerine seküler bir nizâmat kâim edilmiş ise mezkûr belde o vakit i’tibariyle  dâru’l harb (dâru’l küfür) hükmünü,  sâkinleride harbî (dâru’l harb vatandaşı)  vasfını alır.

    Artık bu ülke hudutlarında, akid yapılan harbî’nin rızası dahilinde,  kat’i surette cebir, hile ve yalan olmaksızın! Ve akdi yapan müslümânın bu alış-verişten kazançlı çıkması şartıyla yapılan her türlü fâizli muamele ile harbînin malını almak Hanefî mezhebine göre câiz olur.

    Şayet, fâiz muâmelesi yapılan kimse mü’min harbî (dâru’l harb vatandaşı müslüman) ise alınan fâiz, tenzîhen mekrūh ‘tur.

     

  • Darül Harp Nedir?

    Sual: Darül Harp Nedir? 

    Cevâb: Dârü’l-Harb, lügâvi mânâsı “Harb ülkesi” demek olup, ıstılâh da Şarî Teâla’nın hükümlerinin câri olmadığı veya sonradan  iptal edilip esas kabul edilmediği yani temeli seküler hukuk’dan mürekkeb ülke demektir. Buna kıyâsen Şerî hukukun esas addedildiği yerler dârü’l İslâm’dır.

    Dârü’l harb mefhumu harb, kargaşa yeri demek olmayıp,  Şer’i hukukun tatbik sahası haricinde kalan belde ve ya ülkelerin tefrîki için kullanılan tâbirdir. Zirâ, İslâm hukukçularının ekser asârında, bu ülkeler bâzen;

    • dâru’ş-şirk
    • dâru’l-küfr
    • dâru kahr
    • bilâdu’l-aduvv

    mefhumları ile de târif edilmiştir. Hakîkatte hepsi aynıdır.

    Binâenaleyh, İslâm hukuk sisteminin esas kabul edilmediği her ülke dâru’l harb hükmündedir. Dahi nüfusun ekseriyyâtı mü’min ve dahi İslâm hukuk sistemi ile tetâbuk eden hükümleri olsa da!

  • Müctehid Gazzâli , Muhaddislerin Tamamından Üstündür!

    Ebû Bekir Sifil`in,  Cübbeli Ahmed hocaya cevâb mahiyetinde neşr ettiği videoda İmâm Gazzâli`nin – Rahmetullâhi Aleyh –  İhyâ-u Ulûmi `d- dîn nâm eserinde zikr olunan  hadîsler hakkında “hadîslerinin sahihliği için bir garanti vermiş midir ?  ve  “Bir hadîs imamı kadar hadîslere vakıf olmadığını  îtiraf ettiğini binâenaleyh Muhaddis ile Gazzâli gibi hadîste zayıf birinin bir hadîsin sahihliği hakkında çatısması halinde muhaddisin sözünün sened olduğunu , yani muhaddisin sözünün esas alınması gerektiğini beyanı suretiyle …

    “Muhaddisin, Müctehid`den üstün olduğunu söylemiş oluyor …! “

    1. İmâm el-Gazzâli nin kitâbındaki hadîsler için garanti vermediği mevzuu …

    Mevzu hadîsleri toplayan kitâpların derleyicisi / hâzır edeni olan zatların bu hadîsleri mevzu hadîs olduklarını garanti etmişler midir ? Yoksa mevzu olduğu rivâyet edildiği için  rivâyete göre mi dediler ?

    Acaba bu zatlar bu hadîsleri topladı ama bunların mevzu olduğuna dair garanti vermişler midir ?

    Meselelerin temeli Ebû Bekir Sifil`in Suâlinin batıllığıdır.  Zira bir zatın ki bu Gazzâli gibi bir Allâme ise bir kitabın iki kapağı arasında  ve üstüne kendi adını müellif sıfatı  ile  imzalamış olması  demektir ki, mezkur  iki kapak arasında zikredilmiş/yazılmış her ne var ise müellifin mes`uliyyetinde olup, ayrıca bir garantiden bahs etmek veyahud vermesini beklemek çagdaş dünyada ve ahir zaman denilen günümüzde güya bazı akademisyenlerin hatırına gelebilir bir hurafedir.

    Hülâsa bir müctehid, eserine aldığı ve ondan hüküm çıkardığı bir hadisi, o konuda geçerli kabul ediyor demektir. Bu cihedden İmâm Gazzâli de eserine aldığı her hadise tasdîk veriyor manâsına gelir ki muhaddisin o hadis hakkında fikir beyan etmesi, Gazzâli’nin hadis ile ilgili içtihadını asla yok etmez.

    2. Huccet’ul-İslâm İmam el-Gazzâli’nin Hadîsleri senedleriyle bilmeyişi veya hadîste zayıf oluşu mevzuu …

    Bu mantıkla Ebû Bekir Sifil`in , muhaddisin İmâm el-Gazzâli’den üstün olduğu çıkar ki bu tamamen mutlak müctehid İmam el-Gazzâli hakkında söylenmesi itibariyle de batıldır.

    Bir hukukçunun , müctehid sayılabilmesi için taşıması lâzıme pek cok hususiyyetler vardır. Muhaddis, yani `Hadîs âlimi / Mütehassısı` olmak için ise, hadîs-i şerifleri işittiği gibi ezberlemek kafi olup ; manalarını bilmek  ve ahkâm-ı İslâmiyyenin delillerini anlamak şart değildir.

    Misâl verecek olur isek, büyük muhaddis  A`meş , İmâm-ı  A`zam Ebû Hanîfe  den pek çok mes`ele sormuştur. İmâm-ı A`zam Ebu Hanife , bu süallerin her biri için hadis-i şerifler okuyarak cevap vermiştir.  A`meş, İmâmın hadîs ilmindeki derin ilmini görünce , “Ey fıkıh âlimleri , sizler mütehassıs tabib!  biz hadîs âlimleri ise , eczacı gibiyiz!  hadisleri ve bunları rivayet edenleri biz söyleriz. Bizim söylediklerimizin manâlarını siz anlarsınız“  demiştir.

    Muhaddis , fâkih derecesinde asla olamaz. Müctehid seviyesine asla erişemez. Yüz binlerce suali, ayeti kerimelerden ve hadîs-i şeriflerden delil getirerek cevaplandırabilmek ; tefsir ve hadis bilgilerinde derin ihtisas sahibi olmayanın yapacağı bir iş değildir. Bu müctehid’in vasfıdır. Yani, her bir müctehid aynı zamanda hadis mütehassısıdır.

    ihyau ulumiddin

    İnsan gücünün üstünde çalısarak, günümüze kadar  halen daha aşılamamış / yazılamamış basta meşhûr eseri İhyâ-u Ulûmi `d- dîn  nâm eseri olmak üzere onlarca şâheserler ortaya koyduğu için hadîsi şerifleri ayrıca bildirmeğe senedlerini/râvilerini saymağa belki vakit bulamaması bu büyük müctehidi hadîs bilgisi zayıf idi gibi bir gerekçeyle lekelemeye kat’a sebeb olamaz.

    Seyyid Abdû’l-hakim El-Arvâsi ;
    “İhyâ kitabı, bütün âlimler indinde doğru ve yüksektir. Bir gayrı müslim, severek yapraklarını çevirirse, Müslüman olmakla şereflenir. Derin bir âlimin kitabında mevdu hadis var demek, dinde derin bir uçurum açmaktır. Böyle sözleri söyleyenin dili, tutuşsa yeridir. Büyük âlim, mevdu hadisleri bilemeyecek kadar cahil mi idi? Yoksa, hadis uyduranlar için, Resulullâhın (Sallallahu aleyhi vessellem) bildirdiği ağır cezalara aldırış etmeyecek kadar Allah korkusu yok mu idi?” buyurmuştur.

    İmâm-ı Gazzâli hadis  sahasını değilde fıkıh ve tasavvuf sahasına meyl edip bu sahada eser vermesi onun hadis sahasında zayıf olduğuna delil kat’a değildir. Bu sebebe istinad ederek hadis ilminde zaif idi demek nasıl bir garabettir!  Bari “hadis ilminde fazla eser vermemiştir” densin.

    İmâm-ı Rabbâni mutasavvıf dır. Aynı zamanda kelam âlimidir. Buna nazaran tasavvuf da meşhur olması eser vermesi onun kelam âlimliğine noksanlık getitirmiş midir? Yani bu zadların iş bölümü yapması demek başka mevzuda cahildir mi demektir ?

    İhtisaslaşmak maalesef günümüzde yanlış bir tasavvur getirmiştir. “O bunun mütehassısıdır lakin şunu bilmez” demek lakırdısı kadar talihsiz, gayrı ciddi kelam görülmemiştir. Hele ki mevzu Gazzâli gibi zad olunca!

    Hem huccetu’l-İslâm mutlak müctehid Gazzâli diyecekler hem de ihya’sına aldıklarının şu kadarı sahih değil idi diyecekler. Bu tam bir samimiyetsizlik nidasıdır. Bilhassa şu mes’eleye onun bir “mutlak müçtehid” olduğu cihetinden bakmak daha esaslıdır.

    3. Sifilin, “Muhaddis ile Gazzâli gibi hadîste zayıf birinin, bir hadîsin sahihliği hakkında çatısması halinde muhaddisin sözünün sened olduğu” sözüne gelince …

    Bir hadîs-i şerif için sahih, hasen, zayıf ve mevzu diyen âlimler olabilir. Bu bir ictihad ve tercih meselesidir. Bir âlime göre sahih olan, diğerine göre olmayabilir. Her hadis âliminin, hadis tedkikinde tesbit ettiği farklı usûlleri olabilir. Biri müteşeddid (ağır); diğeri mutavassıt (orta); bir diğeri de daha mütesâhil (hafif) kıstaslar arayabilir. Bir hadis âlimi, sened veya metin tedkiki ile, bir hadisin mevzu olduğunu söylerse, bu benim mezhebime (ictihadıma) göre mevzudur demek ister. Bu sözü, başka âlimleri bağlamaz. Bu, usul-i hadis meselesidir. İmam Ebu Hanife’nin sahih görüp, üzerine farz veya haram bina ettiği nice hadis-i şerifler vardır ki, İmam Şâfiî mezhebinde farz veya harama delil alınmamıştır.

    Amellerde, muhaddislerin değil, fakihlerin sözü muteberdir.  Bir fakih, bir hadis-i şerifi kitabına yazmışsa ve ona bir hüküm bina etmişse, buna itibar olunur.

    Hususen, İmâm Ebû Hanîfe (Rahmetullâhi Aleyh) hadis  ravilerinden fakih olanlarını yani ravilerin fakihliğini tercih etmesi bunun en bariz delilidir. Hülasa, bir hadîs-i şerif için, fıkıh âlimi “sahih” der ve hadîs âlimi  “zaif” der ise, fâkihin sözü esas olur. 

    Bu hususta Osmanlı hukukçularından Mahmud Es’ad Efendi diyor ki;

    ” İşte İslâm dinini kabul eden kavimlerin hepsinde, İslâm hukukçularının ilmî kudretleri ve şahsî temâyülleriyle verdikleri fervâlara ve yazdıkları kitaplara istinad eden dinî ve hukukî düsturlar câri ve üstelik, tarihin hiçbir devrinde görülmeyen bir itaate mazhar olmuştur. Çünki bunlar, dine pek sıkı bir suretle istinad ettiklerinden, dinin manevî nüfuzunu, kendi eserlerine tamamen celb etmişlerdi. Hatta bir müctehidin ictihadı, nass-ı Kur’an veya hadîs ise görünüşte tezad arzetse, mukallid indinde müctehidin fetvâsı tercih edilir. ” (1)

    İmâm Gazzâli İhya’sına aldığı özellikle fazîletli ameller hususundaki hadîs-i şerifleri almasıyla, bir hukukçu olarak  tasdikliyor ve Şerîat-ı garrâ ‘ya aykırı bir mes’ele bulmuyor, olmadığına ictihad ediyor/ tasdikliyor demektir. Burayı iyi fehmetmek lazımdır!

    Filozoflara reddiye

    Huccet’ul-İslâm imâm Gazzâli, hocasız felsefeyi öyle bir seviyede öğrenmiştir ki, felsefenin temel esaslarını mustakil bir kitap halinde yazmasının yanısıra, cihan şumul çapta bir feylesof olan İbn-i Sinâ’ ya dahi Türkçesi `Filozofların tutarsızlığı` olan reddiye mahiyetin de bir şâheser yazmıstır. Oradaki ilimler hangi eserlerde mevcuttur ?

    Şu bahsedilen hakikatlere binâen, İmam Gazzâli’yi  felâsife gibi  bulanık nazarîyyeler yumağı olan felsefe de bu seviyeye hocasız gelebilen bir zatı hadîs gibi berrak bir ilimde nasıl geri olduğu düşünülebiliyorlar ? Veya onun harcı değilmiş gibi iddialı lakırdılar sarfedilebiliyorlar.

    Netice i’tibariyle,

    İmam Gazzâli’yi hadîste yed-i tûlâ sahibi olmadığını veya hadîs ricâli ilminde zaif olduğunu söyleyecek kadar ileri gidip bu garib lakırdıları devamlı sûretle dile getirenler, onun fıkıhta ve hadîste veya tasavvufî mes’elelerde çocuğu mesabesinde dahi değildirler.

    Bu sebeble mu’min, müslim gönül rahatlığı ile Gazzâli’nin ihyâ’sı ve avam için neşrettiği faziletli ameller ihtiva eden eserlerini okuyabilir orada ki hadisler ile amel edebilir sevâbını da Allâh Tebâreke ve Teâla’dan umabilirler.

    Ve Allâh Teâla salih amel işleyenlerin mükâfatını kat’a zayi etmez.

    8 Şaban 1436  |  27 Mayıs 2015

    Dipnot:

    1-Mahmud Es’ad, Tarih-i İlm-i Hukuk,223

  • Redd-i Kalender

    Fatih Kalender’in 26 Kasım 2017 tarihli internet vasatında ki videosunda (1) kendisine dâru’l -harb de fāiz meselesi hakkında ki suâle, cevâben diyor ki,

    “Bir belde nin İslâmi (Dâru’l- İslâm) bir belde olmamasının fāize bir tesiri / etkisi var mı ? Yok mu? Şeklinde tartışma/münâkaşa olsa bile cumhur ulema ya göre fāiz, heryer de fāiz dir. İster tamamiyle küfür ile idare edilen bir Almanya olsun Amerika olsun. Ancak, dâru’l -harb de fāiz alınır fetvâsı ile hareket edecek olsak bile , o fetvâ da şu şekildedir.

    • Dâru’l -harb de kafirden fāiz alınır ama verilmez.
    • Karşısında ki kişinin mal varlığını da küfür ile elde etmiş olması lazımdır.

    Türkiye darul harb mi? Darul-islam mı ? Bir kere dâru’l –harb diyemeyiz. İslâm diyarı (Daru’l- İslâm) da diyemeyiz.

    Türkiye’yi Dâru’l- harb (demiyoruz da) kabul edecek olsak bile bankalar da ki paralara bakdığımız zaman orada Müslümanların parası var. Hâlis ve muḫliṣ dâru’l- harb Almanya da ki bankalarda da Müslümanların parası var. Tamâmı gayr-ı müslimlere ait değil. Kafirden alabilirsin, karışık paradan yine fāiz alamazsın. Alınabileceğini söyleyen tek bir ilim adamı ve ya Allah’ın kulu yok! Gaye bura da bir şekilde fāizi helalleştirmek.

    Dâru’l- harb dediğiniz sadece fāiz değil ki, dâru’l -harp dediğiniz zaman fıkıh komple değişiyor. Senin boş olarak oturman da haram, senin yazlığa, pikniğe gitmen de haram, Çoluk çocuğuna gelecek hazırlaman da haram. Maişetin haricindeki kazancının tamamını, kafirleri dışarı atmak için harcaman ise farzdır. Hem 5 vakit namaz için serbestlik var diyosun , faiz mevzusuna geldi mi dâru’l- harb diyorsun. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu. Yani dâru’l- harb fıkhına göre böyle bir şey (faiz) yoktur. Kabul edilen bir şeyde değildir.”

    Kalender’den hülasa ettiğim “ dârü’l -harb de fāiz” ile alakalı kelâmı burada bitti.

    “Cumhur ulemaya göre faizin her yer de faiz oluşu, alınsa bile sadece kafirden alınabileceği ve o malın tamamının küfürden elde edilmiş olması” mevzuu …

    Hanefiler harici sâir 3 mezhep imamları nazarında fâiz’in heryer de haram olmasına karsın hanefilerin bu mevzudaki ictihadları farklı olup, onlar nazarında bu hüküm tabii olarak esas değildir.

    Zira, hanefi menba’ eserlerinde, fâsid akidlerin dâru’l-harb beldesinde şartlar yerine geldiği takdir de yapılabileceği malum olmakla Hanefiler bu mes’elenin bir kaç delilini asârında beyan eder.

    Bunlardan biri, Rasūlullâhﷺ efendimizin, Rukâne ile güreş tutma hadisesidir. Mekke de geçen vak’a da, Rukâne kendisine güreş teklif etmiş, yenilmesi halinde  koyunlarından 3 de 1 vermeyi teahhüd etmiş olup Rasūlullâhﷺ ise bunu tereddütsüz kabul etmiştir. Rukane nin her mağlûp oluşunda iddia bahsi olan koyun sayısını arttırması neticesinde Rasūlullâh ﷺ hepsine malik olmuştur. Sonra Rasūlullâh koyunların hepsini teberrüken geri vermiştir. (2)

    2.Delil ise, Rum suresinin (3) başında bahsedilen Romalıların, Acemleri harb de yeneceği Âyeti nazil olduktan sonra hazreti Ebû Bekir efendimiz ile müşriklerden Übey İbn-i Halefin, ekser tefsirlerler de de bahsi geçen meşhur bahis hâdisesidir. Bu Âyet nazil olunca Hazreti Ebû Bekir efendimize, 3 seneye Romalılar galip gelirse haksız çıkan tarafın 10 deve vermesi teklifinde bulunmuş ve Ebû Bekir efendimiz kabul etmiş, bu hadiseden Rasūlullâhﷺ haberdar edilince bahsin müddetini ve koyun adetini arttırılmasını emir buyurmuştur. 7. Senenin bidayetinde Romalılar, Acemlere gâlip gelmiş, söz verilen develer Uhud harbinde öldürülen Übey ibn-i Halefin varislerinden alınmıştır. (4) Rasūlullâhﷺ efendimizin isteği üzerine bu mallar tasadduk edilmiştir.

    Üstte geçen delillere karşı Hanefilere i’tiraz mahiyetinde “Dâru’l- harb de iddia, fāiz gibi fasid akidler caiz olsa idi Rasūlullâhﷺ, Rukâne’nin koyunlarını geri vermez, Übey İbn-i Halef den iddia neticesinde aldığı malları tasadduk etmez idi” iddilarına karşı Hanefiler, “Eğer bu muamele haram olsa idi, Rasūlullâhﷺ iddiayı baştan kabul etmez, Übey İbn-i Halef’in varislerinden iddia neticesinde aldığı mallar helal olmasa Peygamber bunu tasadduk etmez idi” cevabını vermişlerdir. (5)

    3.Delil ise Benu Nadir yahudileri ile yapılan savaş akabinde yurtlarını terketmeleri emredilince Müslümanlar da vadesi gelmemiş alacakları olduğundan Rasūlullâhﷺ, “Hemen almak isterseniz parayı indiriniz ve alınız” buyurmak ile dâru’l- İslâm da caiz olmayan bu nev’ muamelenin Rasūlullâhﷺ efendimizin bizzat tatbiki ile ehl-i harb arasında caiz oluşudur. (6)

    4.Delil ise Bedir harbinde, başka bir rivayette bilā-istiѕnā bütün mezheb imamlarına göre dâru’l-harb olan Mekke fethedilmeden evvel Hayber de Müslüman olan İbn-i Abbas’ın (Radıyallahu Anh) Mekke’ye döndükten sonra faizli muamelelere devam etmesidir. Halbuki faizi yasaklayan ayet (7) Mekke fethedilmeden inmiş ve bu ayet câri iken dahi İbn-i AbbâsMekke de faizli akidler yapmaya devam etmiştir. (8) Rasūlullâhﷺ efendimiz ise İbn-i Abbâs’ı, bu nev’ muameleleri hususunda menetmemiştir. Ta ki veda hutbesine kadar.

    Veda hutbesinde Rasūlullâh’ınﷺ “Cahiliyye ribâsı kaldırılmıştır” sözü, o zamana değin Mekke de faizin kaim olduğunu gösterir! Bu sözüne istinaden burada  yaptığı iş haram olsa idi Rasulullahﷺ, onun Müslüman olduktan bu zamana değin aldığı bütün faizleri geri vermesini emrederdi.

    Hanefilerin 5. Delili ise , Makhûl’ün rivayet ettiği Dâru’l-harb de, müslüman ile harbi arasında faiz yoktur. hadisidir. Her ne kadar bu hadîs sabit görülmeyip mürsel olsa da Hanefîlerin  hususen fâkih olan Mekhûl gibi sika (güvenilir) zadlardan gelen haberleri delil saymaları usullerindendir.

    Hanefilerin, iş bu asârına aldıkları üstte zapt ettiğim ve Hanefîlerin dâru’l- harb de fasid akidler mes’elesinde menba’ teşkil eden şu vak’alar, bizzat Rasulullah’ınﷺ tatbiki ve izni olmakla ve 4 mezhep imamlarının ittifakı ile dâru’l-harb olan Mekke de vuku bulmuştur.

    Esasında, Medine de İslâm devleti vücûd bulduğu zaman bu nev’ muamelelerin yapılmaması, buna mukabil 4 mezheb nazarında  dâru’l- harb olan Mekke de ise bu gibi fasid akidlerin bizzat Rasūlullâhﷺ cihetinden yapılmış olması, esasında meselenin hülasasıdır. Yani fasid akidlerin caizliği veya haramlığı dâru’l- harb beldesinde sâir şartların vücud bulmasıyla doğrudan alakalıdır.

    İ’tiraz mahiyetinde denirse ki ,

    Bu nev’ muameleleri Rasūlullâh ﷺ kendi içtihad ettide yapdı, yasak olmasa sonradan haram edilmezdi.

    Sözüne karşı bu, Rasūlullâh’a ﷺ çirkin bir iş isnad etmek olur ki bir peygamber bundan beridir. Hata olsa hemen peşine her vak’a da olduğu gibi anında ikaz edilmesi icâb ederdi.

    Rasulullah (Sallallahu aleyhi vessellem)  zamanında ki içtihadi hükümler de, vahiy devresinde bulunması i’tibariyle hata ihtimali yoktur. O devrede vahyin kat’i hükmü ile hak olanla hatalı olan birbirinden hemen ayrılır ve hak, bâtıl ile karışmaz. Zira Peygamberin bâtıl bir şeyi tasdiklemesi ve öylece hata üzere bırakılması düşünülemez. (9)

    Buna nazaran şu mes’ele de Rasūlullâhﷺ ictihad etmiş olsa dahi, her hangi bir müctehidin içtihadında bile hata tasavvur olunamazken, Peygamberin bu içtihadı nasıl nakz edilecek!

    Ve ya denirse ki, “o vakit haram değil serbest idi sonradan haram edildi.

    O halde deriz ki, sadece Rasūlullâhﷺ değil, hiç bir peygamber sonradan haram edilecek bir fiili yapmaz. Aksi halde böyle bir vaziyyet , kalbi hastalıklı olanlar cihetinden “evvelden haram işliyordu. ” kabilinden Peygambere bir tenkid ve aşağılama vesilesi olurdu. Peygamber olmazdan evvel dahi, hoş görülmeyen fiillerden korunan bir zat, Peygamber olduktan sonra, bilâhare haram edilecek bir fiili işlemesi tasavvur dahi edilemez! İnce düşünüldüğünde bu fikriyat, Rasūlullâh’ınﷺ ismet sıfatına da mugâyirdir.

    Yine Kalenderin “faizden alınan malların sadece kafirden alınabileceği” sözü İmâm-ı Muhammed bin Hasan eş-Şeybanî’nin (radıyallâhu anh)  içtihadı olmakla Hanefiler de temel kaide değildir.

    İmâm-ı Â’zam’a göre, dâru’l- harb hudutları içinde meskûn bulunan harbilerden onların beldesinde icra olmakla kat’i surette cebir, hile ve yalan olmaksızın! Akid yapılan şahsın rızası dahilinde ve akdi yapan müslümanın ise bu alış-verişten kazançlı çıkması şartıyla,  fasid akideler ile harbinin malı alınabilir.

    Çünki, İslâm hukûkuna göre, dâru’l- İslâm da masun olan can ve mal emniyyeti, İslâm hukukunun geçmediği beldeler de meskun bulunan harbiler için câri değildir.

    Bu sebeble fasid akid ile elde edilen malın hükme hiç bir tesiri olmadığı gibi isterse bu malın tamamı helal kazanç ile elde edilmiş olsun! Kalenderin dediği “ sadece küfürden elde ettiği kazanç” ibaresi ise onun uydurmasından ibaret olup Hanefilerin menba’ asârında mevzu dahi edilmez!.

    “ Türkiye darul harb mi? Darul-islam mı ? Bir kere dârü’l –harb diyemeyiz. İslâm diyarı (Darü’l-İslâm) da diyemeyiz. “ mevzuu

    Kalenderin şu kelamı ayrı bir mes’ele olup, bir belde dâru’l- harb midir , dâru’l- İslâm mıdır? suâli ile alakalı Ebû Bekir Sifil bir video neşretmiş idi. Akabinde cevâb mahiyetinde kendisine reddiye yazmış idim. İsteyenler şu linkten bu makâleyi okuyabilirler. http://www.darulislam.com.tr/redd-i-sifil/

    Hususen şunu beyan edelim ki, Kalenderin “Türkiye için dârü’l –harb diyemeyiz. Darü’l-İslâm da diyemeyiz. “ kelamını serderder iken acaba şu sözünün ahirini hiç düşünmüş müdür ?

    4 hak mezhep sahiplerinin Dünya’yı sadece dâru’l- İslâm ve dâru’l- harb şeklinde tefrik eylemeleri, bilhassa Hanefi usulünün bu 2 mehfum üzerine bina edilmiş olması ve müteahhirinden olan mütehassıs hukukçuların da (10) inkıtâ olmaksızın aynı hükmü beyan etmelerine binâen eğer kendisinin bulabildiyse ! “Madem dediğiniz belde bu 2 mefhum dan biri değil, onların bulamayıp da sizin bulduğunuz 3. Mehfum nedir ?” sualini kendisine hususiyyetle sormak gerekir.

    Yıkmak ve ya inkar etmek kolaydır. Eskisini aratmayacak seviye de usûle muvafık yeni bir şey imal etmek ise erkek işidir! O sebeble Kalender, 3. bir mefhum imâl edebilmiş ise bunun da fıkhını ve usûlünü ortaya koymasını bilmelidir. Zira, avâmı kandırmak kolaydır. Lakin, cemiyyet sadece avâm dan müteşekkil değildir!

    Ayrıyaten, en edna mes’ele kendisine suâl edildiğinde, cevap mahiyetinde söylediklerine delil olarak her seferinde fetvânın menba’sını zikreden, hatta avâm cihetinden edilen suallerin hakkı caizdir – değildir olması gerekir iken dahi başka başka ehl-i fetva kimselerin sözlerini iktibas etme adeti olan Kalender, şu mes’ele de Hanefi ulemasının ne dediğini söyleme zahmetinde bulunmaması ayrı bir garabet olup sâir avâm hocalarının adeti üzere mevzuyu geçiştirmekten öteye gidememiştir.

    Son olarak ,

    “ Dâru’l- harb dediğiniz sadece faiz değil ki, dâru’l- harp dediğiniz zaman fıkıh komple değişiyor. Senin boş olarak oturmanda haram, senin yazlığa, pikniğe gitmende haram, Çoluk çocuğuna gelecek hazırlaman da haram. Maişetin haricindeki kazancının tamamını kafirleri dışarı atmak için harcaman ise farzdır. Hem 5 vakit namaz için serbestlik var diyosun , faiz mevzusuna geldi mi dâru’l- harb diyorsun. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu. Yani dâru’l- harb fıkhına göre böyle bir şey (faiz) yoktur. Kabul edilen bir şeyde değildir. “

    Demek ile esasında, mes’eleyi fehmedebilmiş de değildir . Zira, serdettiği kelâm Hanefî menba’ eserlerinde geçmediği gibi, son kısımda dedikleri ise Şafii fıkhına aittir.

    Yani, Hanefilere göre dâru’l- harbe tehavvül eden bir memleket , her zaman savaşın veya karışıklığın olduğu belde manasına gelmez. Eğer bir belde de sonradan küfür hükümleri câri olup onların kuvveti mü’minlere galebe çalıyor ise Hanefilere gore “temekkün” vardır. Yani güç yetmeyen yerde, galabe çalanlar ile kuvvet cihetinden müsâvi olana ve ya ziyade olana değin beklemek esasdır. Böyle bir vaziyyette onların kanunlarına mutavaat edebilir. Kendinde kuvvet bulduğu an Allah’ın kelamına ve Peygamberin sünnetine istinad etmeyen kanuna itaatten uzaklaşmak o vakit farz olur.

    Şafiiler de ise bunun aksi olup böyle bir vaziyyette nefîr-i âmm esasdır. Böyle bir vaziyyette halifenin emri ile umûmi seferberlik ilan edilip kadın kocasından, çocuk babasından , köle efendisinden “izin gerekmeksizin” ve “sayıya bakılmaksızın” cihad edilir.

    Olduğu yerin fıkhi vaziyyeti hakkında oda değil, bu da değil deyip, faraziyeler ile işine gelen kısmını Hanefiden, gelmeyen kısmını Şafiîden, almak ilim değildir. Bu vaziyyet Kalender’in mes’eleye vuḳūfiyyetinin olmadığı ve bir bütünlük tutturulamadığının nişanesidir.

    Üstelik , sâir avâmın hocalarının ise, şu mes’ele kendilerine geldiği zaman “Dâru’l- harb dersen İşid’e yol açılır, faiz helal diyen ihaleye de fesad karıştırır, cebren malını da alır” vâri lakırdıları etmek suretiyle, serdeyledikleri bu kelâmın nerelere gideceğini kestirmekten aciz oldukları âşikâr olup, benzer lakırdıları ile hiç bir mevzuyu halledemedikleri gibi! Hissi, gayr-ı ilmi , siyâsi fikriyatları sebebiyle, hususen şu mevzuyu ve alakalı olduğu dâru’l-İslâm dâru’l-harb mes’elesinin bütününü tetebbu eylememek ile Mezheb-i Hanefi usûlunü tahrip etme bedbahlığına da düçâr olup, bunun farkında olacak dirâyette dahi değildirler!

    Netice olarak,

    Tüm şu hakikate binâen dâru’l- harb de yaşayan müslimler için faiz almak, ne farz, ne vacib, ne de sünnettir. Yani bu hükümlerin Hanefi menba’ asârında var olması, mü’min bir kimse için illa tatbik edeceği manasına da gelmez.

    Lakin, Hanefilerin ekser hukukçuları nazarında, fasid akidli muameleler de şartlar yerine geldiği taktir de haramlık kat’i surette vaki’ değildir.

    DİP NOT
      1. https://www.youtube.com/watch?v=VqHDb7MPU2I
      2. Serahsi, İslâm Devletler Hukuku, Şerhu’s- Siyeri’l- Kebir (Trc. Sarmış, İbrâhîm –Şimşek, M.Said) C.4, mad. 2737 Konya 2001, Eğitaş yayınları.
      3. Er- Rûm 30 / 1-4
      4. Serahsi, Mebsut, (Trc. Nas, Taha) c.14 s.98, İstanbul, 2011 Gümüşev Yayıncılık
      5. Serahsi, İslâm Devletler Hukuku, Şerhu’s- Siyeri’l- Kebir (Trc. Sarmış, İbrâhîm –Şimşek, M.Said) c.4, mad. 2735,2736,2737, Konya 2001, Eğitaş yayınları.
      6. A.g.e c.4, mad. 2738
      7. El- Bakara 2/278.
      8. Serahsi, İslâm Devletler Hukuku, Şerhu’s- Siyeri’l- Kebir (Trc. Sarmış, İbrâhîm –Şimşek, M.Said) c.4, mad. 2903 Konya 2001, Eğitaş yayınları.
      9. Serhendi, Ahmed Fârûk, Mektubât-ı Rabbâni, (Trc.Talha, Hakan Alp, Tokat, Ömer Faruk, Yıldırım, Ahmet hamdi) C.2, Mek. 55, İstanbul, 2010, Semerkand Yayınları
      10. Debûsî, Ebu Zeyd, Te’sîsün- Nazar, (Trc. Koca, Ferhat) Mukayeseli İslâm Hukuk Düşüncesinin Temellendirmesi S.207, Ankara, 2009, Ankara Okulu Yayınları
  • Bir beldenin Dâru’l-İslâm – Dâru’l-Harb olma hususunda farklı içtihatlar var. Hangisi esas olandır?

    Suâl: Fıkhu’l-İslâmiyye‘de, Dâru’l-İslâmın Dâru’l-harbe tehavvül etmesi husûsunda farklı içtihatlar mevcuddur. İmâm-ı Muhammed ve İmâm-ı Ebû Yusuf  -Rahmetullâh-i Aleyhim Ecmaîn- tek şart arar iken, İmam-ı âzam -Rahmetullâhi Aleyh- aynı ânda 3 şart aramıştır. Şâfiî mezhebi ser-imâmı İmâm-ı Şâfiî ise -Rahmetullâhi Aleyh- Dâru’l-İslâmın fıkhen bir daha aslâ Dâru’l-harb olamayacağı hükmüne varmıştır.

    Bununla birlikte, Almanya gibi Ahkâm-ı Muhammediyye ile hiçbir vakit hükm olunmamış bir ülke ile Türkiye gibi geçmişde Dâru’l-İslâm olan ve halkının kahir ekseriyyeti müslümanlardan müteşekkil olan bir ülkeye bu ictihadların hangisine göre hüküm verilmelidir?

    Cevâb; 

    4 hak mezhebin (Hanefî, Şafiî, Maliki ve Hanbeli) imamları arasında bu mes’elede herhangi bir ihtilaf yoktur. Zira, onların vardıkları hükme göre bir ülkede, Ahkâm-ı İslâmiyye kanun olarak tatbik edilmiyorsa, orası dâru’l-harbdir.

    Bu tahavvül/değişim İmâm-ı Azâm Ebû Hanife’ye -Rahmetullâhi Aleyh- göre şu üç şartın ayni zamân zarfında vücûd bulması ile Dâru’l-İslâm olan bir yer tekrardan Dâru’l-Harb olur.

    1) Kâfirlerin hükümlerini, alenî olarak icrâ etmek. İslâm hükmüyle hükmetmemek

    2) Kâfirler istilâ etmeden önce, sâbit olan eman’ın/güvenin kalmaması.

    3) Dâr-ı harble, dâr-i İslâm arasında, bir İslâm yurdunun bulunmaması;Dar-ı harbe bitişik olmak.(1)

    Küfür ahkâmının icrâsı; Şeriât ahkamının kaldırılıp yerine beşeri/seküler hukuk ile o beldede hükm olunmaya başlanmasıdır.

    İslâm Hukûku mühetassısları, emân mefhumunu ise  “Orada ilk emanları üzerine bir Müslüman veya zımminin kalmaması” olarak izah ederler.

    İslâm hukukuna göre emândan maksat, kanun-ı esaside  can emniyyeti sağlayan  kısas ve mal emniyeti sağlayan Hadd-i Sirkat kaidelerinin mevcud olmasıdır.

    O beldenin Darul Harbe bitişik olması şartı ise; Bir İslâm beldesinin ortasında insanlar irtidâd (İslâm dînini terk ile Küfür Ahkâmını Kabul) etseler, ḥudūdları Dâru’l-Harbe bitişik olmayıp tamamı Daru’l-İslâm ile çevrili ise o yerin Dâru’l-Harb olması mümkin değildir. Çünki, Daru’l-İslâm olan komşu ülkenin veya ülkelerin irtidâd edenleri her cihetten kuşatmaları sebebiyle o ülkeye hemen yardım etmeleri tabiidir. Bu sebeble isyân hareketinin vücud bulduğu  beldenin tekrardan hakimiyet altına alınması mukadder olup o hal üzere kalamazlar.

    İmâm-ı Şâfiî ‘nin ise,  Dâru’l-İslâmın fıkhen bir daha aslâ Dâru’l-harb olamayacağı hükmü ise, müslimlerin mülkiyet haklarının kafirlerin istilası ile sakıt olamaz kaidesine binaen vaz’ edilmiştir. Bugün ise bu ictihad ile amel mümkin gözükmemektedir. Misal verecek olursak, sâbık/eski Endülüs bugünki ismiyle İspanya, Dâru’l-İslâm idi Bu memleket tekrardan Dâru’l-İslâm’a rucû etmiş olsa mülkiyet hakkı tatbiki mümkin değildir.

    Artık, bir ülkede şâri ’nin hükümleri câri değil ise bundan sonra oranın evvelden Dâru’l-İslâm olması veya halkının kahir ekseriyyetinin müminlerden ibaret olması oranın Daru’l-İslâm olmasını icab etdirmemekdedir.

    Bir memlekette, küfrün galebesi sebebiyle Ahkâm-ı İslâmiyye  kaldırılmış ise, bahis mevzuu olan memlekete hala  Dâru’l-İslâm demek bunu serdd eden şahsın bu mes’eleyi iyice  tetebbû etmemesine binaen kendi lakırdısını esas alıp, mezhep imamlarının ictihadlarını ya bilmiyor ya da hissiyat icâbı bu talihsiz lakırdıyı serdediyor demektir.

    Bugün, hukuklarında İslâm ahkâmı câri olmamasından ötürü âlemde bir dâru’l-İslâm olmadığı gibi, nüfusunun kahir ekseriyyeti  Müslüman olan memleketlerde ezanların okunması, Cum’a için kalabalıkların toplanması, yani, ferdi ibadetlerin yapılabiliyor olması da mezkur memleketi Dâru’l-İslâm kılmaz.

    Bilhassa, Mü’min bir kimsenin evlenme, boşanma, miras taksimi, alacak verecek, hırsızlık (hadd-i Sirkat) , adam öldürme (Kısas) vs. hukuka ihtiyaç olan mevzularda İslâm Ahkâmına göre şahsı için adaletin sağlanamıyor olması, ezanlar okunuyor olsa da onun maslahatı cihetinden artık ne faydası vardır ? Yoksa bugün Avâmmın hocalarının ezan ve Cum’a serbestliği ile bir dârı, gayri ictihadi olduğu halde, hissi sebeplerle  Daru’l İslâm sayması netice itibariyle kimin ve neyin faidesinedir?!.

    İslâm hukuku esas alınmayıp beşeri/seküler hukuka göre mü’minlerin  işlerinin tanzim olması her bir  Mu’min için hakikatte bir zulümdür!..

    Hatta seküler hukukun hâkim olduğu beldedeki mahkemelerden, Ahkam-ı islamiyye’ye muvāfiḳ hüküm verilse dahi bu Allâh Teâla’nın Şeriatinden değildir. Çünki, İslâm hukuku orada esas kabul edilmemiştir.

    Bir yerin Dâru’l-Harb olması oranın fiilen  harb ülkesi olduğu veya harb kanunlarının esas alındığı manasına da gelmez. Yani, fiili bir harb hali esas olmayıp, hükmi bir  Dâru’l-Harb olabilir.

    Dipnot
    [1]  Hey’et, Fetâvâ-yi Hindiyye, (Trc. Efe, Mustafa) Ankara, Akçağ Yay. C.4, s.249; İBN-İ Abidin, Reddü’l- muhtar (trc.Davud-oğlu, Ahmed ) İstanbul, Şamil Yayın Evi, c.8, s. 448; Serahsi, Mebsut, ( trc. Hey’et ) İstanbul, Gümüş Ev Yayıncılık, c. 10, s. 212.

  • Diyânetin, Sünneti Müdâfaa Hutbesi ve Mâlum Îtirazlar!

     

    Diyânet’in  geçen Cuma, mezkûr kesimlerce  tenkîd edilen  (12 Şubat Cuma 2016)  tarihli hutbesinde söylenen bir hadis-i Şerif-i  vardı. Aynen şöyle ;

    Rasûlullâh (Aleyhisselâtu Vesselâm) şöyle buyurdu:

    “Sakın sizden birinizi, emrettiğim veya yasakladığım bir mevzu kendisine iletildiğinde, köşesine yaslanmış olarak cahilce, ‘Biz Allâh’ın Kitabı’nda ne bulursak ona uyarız; (hadîs tanımayız!)’ derken bulmayayım!” (1)

    Cum’a hutbesinin akabinde akl-ı selîm insanların tahmin edebileceği üzere malûm şahıslar cihetinden evvelinde bu hadîs-i şerif’i inkar akabinde diyânete tenkîdler geliverdi.

    Gâyeleri ise her defasında kendilerini yalancı çıkartan bu hadîs-i şerifi, hülâsa neredeyse tüm hadisleri reddedip kafalarına göre Kur’âna mânâ vermeye, merdud mefhumlar istihsal etmeye çalışanları çıldırtan aslında Hadîs-i Şerif’in son metnidir.

    “Biz Allah’ın Kitabı’nda ne bulursak ona uyarız; (hadis tanımayız!)’ derken bulmayayım!”

    Peki, Allah Teâlâ ne buyuruyor ;

    (لاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّىَ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لاَ يَجِدُواْ فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِّمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُواْ تَسْلِيمًا ﴿٦٥

    “Rabbın adına yemin olsun ki, onlar, aralarında ihtilaf ettikleri şeylerde seni hakem kılmadıkça, sonra da içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan senin verdiğin hükme tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe asla iman etmiş olmazlar.” (4, Nisâ:65).

    Diğer bir âyeti kerimede

    وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُّبِينًا ;

    Mümin bir erkek ve kadın için, Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, artık onlar için hiçbir tercih hakkı yoktur” (33, Ahzab:36).

    Yine mezkûr âyeti kerime kıyamete kadar geçerli ise Rasûlullah aramızda hali hazırda yok iken biz yine kime sual edeceğiz veya danışacağız ?  Kıyamete kadar bu âyeti kerimeler bâki ise Allah Teâla’nın zikrettiği hükümler nerede yazıyor ?

    Zekat kimlere verilecek ?  namazın rukünleri , vakitleri,  oruç ile alakalı mevzular, içilecek şeyler ve içilmesi haram olan içeceklerin beyanı ve erkeğe altın yüzük takmanın haram olduğu ile ilgili yüzlerce bahisleri hadîs-i şeriflerde mi ?  yoksa Kur’ân’da mı zikrediliyor ?

     Bakın yine Allâh Teâlâ ne buyuruyor …

    قَاتِلُواْ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلاَ بِالْيَوْمِ الآخِرِ وَلاَ يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَلاَ يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ حَتَّى يُعْطُواْ الْجِزْيَةَ عَن يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ

    “Kendilerine kitap verilenlerden Allâh’a ve Ahiret gününe iman etmeyen, Allâh’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini din edinmeyenlerle, ezilip büzülüp kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.” (Tevbe, 9/29)

    الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْ النُّورَ الَّذِيَ أُنزِلَ مَعَهُ أُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

    “Onlar ki, ellerindeki Tevrat ve İncil’de yazılı bulunan o elçiye, o ümmi peygambere uyarlar. O ki kendilerine iyiliği emreder, onları kötülükten men eder; onlara temiz ve hoş şeyleri helâl, pis ve çirkin şeyleri harâm kılar….”  (A’raf, 7/157)

    مَّا أَفَاء اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاء مِنكُمْ وَمَا  آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

    Resulümün verdiğini alın, yasakladığından da sakının! (Haşr 7)

    Allâh (Celle Celâluhu) diyor ki meâlen ” Hevasından asla konuşmayan ve direk vahyime muhatab Habibim Muhammed ‘in (Sallallahu Aleyhi Vessellem) hüküm koyma / haram koyma yetkisi vardır ve o ne diyor ise alacaksınız” !

    Hatta öyle cahillik arz ediyorlar ki altta zikredeceğimiz lafzı fehmeden için aslında tam bir komediden ibâret!

    Ne acâibdir ki;  malûm hadîs-i şerifi reddedenlerden hiçbirisi hadîs  ve ilm-i fıkıf sahasında mütehassıs usûl sahibi bir âlim değiller. Çünkü bu mezkûr cihette kendilerinin söz sahibi olduğuna delil ve literatüre girmiş ne bir eseri nede neşriyatları var.
    Buna nazaran hadis sahasında otorite olarak kabul edilen özellikle bu hadîs-i şerifi kitaplarına alan sâir ulema ise yeri geldiğinde  bu hadîs-i şerifi eserlerine senedleriyle dercetmişlerdir.
    Bundan sonra mezkûr hadîs-i şerifi reddeden, usûlleri usûlsüzlükten ibaret olan, isimlerini dahi zikretmekten imtinâ ettiğimiz bu zadların ne kıymeti ve ehemniyeti olabilir ?
    Mezkûr hadîs-i şerifi reddedenler mi hadîste yed-i tûlâ sahibidir? yoksa hadîs ricâli ilminde kıyamete kadar eserleri okunacak ve şimdiye kadar tüm ulemâ’nın tasdiklediği kendilerinden hadis aldığı hem usûl hemde eserler sahibi hadis âlimlerimi ? 
    Zaten işin komedi olan ciheti/tarafıda budur.

     

    Netice olarak,

    Allah Teâlâ’nın, Habibim’in (Sallallahu Aleyhi vessellem)  dediklerini alın dediğine müslim olana düşen ancak, Sadakte demektir. Akabinde bunun mucibi olanı yapmaktır. Yani Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vessellem) sahih sözlerinede iman etmektir.

    Bu şeriât-ı garrâyı  bize Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vessellem) beyân etmiştir.

    Ulemâ ise,  mes’eleleri Kur’ân-ı Kerim’de aramış bulamadıkları mevzular için  hadislere bakmış  ve hükümler tahriç etmiş, bu hükümleri tahriç eder iken ilm-i dirâyetleri  ile hadîsin isnatlarını göstererek doğruluğunu veya zayıflığını dahi ortaya çıkarmış artık bu gibi cahillere tahrib edecekleri bir gedik dahi bırakmamışlardır.
    Ve artık bu merdud’ların tüm gayretleri ise kıyâmete kadar denizin köpüğü mesâbesinde kalacaktır!

    6 Cemaziye’l-Evvel 1437 (14 Şubat Pazar)

    Dipnotlar:

    (1) (Ebû Dâvûd, Kit. Sunnet, bab: 6 hadis no: 4605; Tirmizî, Kit. İlim, bab: 10 hadis no: 2663; İbn Mâce, Kit. Mukaddime, bab: 13)

     

     

  • Ebûbekir Sifil`in, Dâru’l-Harb – Dâru’l-İslâm Mevzuunda ki iddialarının Batıllığı

    Ebûbekir Sifil`in, 24 Nisan 2017 tarihli  neşr ettiği videoda (1) Türkiye dâru’l-harb midir? suâline binaen verdiği cevâp’da kısaca diyor ki ,

    “Fukaha farklı hususları dikkate almış. İmam Şafiî’ye göre bir belde de İslâm hakim oldukdan sonra o belde bir süre sonra küfür hakimiyetine girse bile dâru’l-harb olmaz. İmam Şafiî’nin bu konu hakkındaki görüşüne göre, Türkiye kesin olarak dâru’l-İslâm’dır. Hanefi mezhebine göre de değişik kriterler var. Dâru’l-harb ile bitişik olmak, küfür ahkamıyla idare ediliyor olmak, müslümanların güven içinde emniyet içinde olmaması vs kriterler var. Hanefi mezhebine göre Türkiye ‘ye daru’l harb diyemeyiz. Türkiye’de müslümanlar güven (eman) içindedir. Üzerimize hakim olan sistem hukuk düzeni %100 küfür düzeni diyemeyiz. Mevcud hukuk sistemi içerisinde islam ahkamıyla örtüşmeyen kanunlar var ama örtüşen kanunlar da var. Dâru’l-Harb’i, dâru’l-Harb yapan en önemli kâide, o yerin harb (savaş) yeri olmasıdır, yani savaşmaktır. Türkiye’ye dâru’l-harb diyenlerin geneli de savaşmak, harb etmek dışında herşeyi yapıyorlar. Çünkü harb etmek işlerine gelmiyor. Bu heva ve hevesle hükmetmektir. Mükellefiyetlerinden kaç, ruhsatlarından istifade et ne güzel. Bu bir mü’mine yakışmaz”

    Demesine binaen ,

    1.  “İmam Şafiî’nin bu konu hakkındaki görüşüne göre, Türkiye kesin olarak dâru’l-İslâm’dır” mevzuu.

    4 hak mezhebin (Hanefî, Şafiî, Maliki ve Hanbeli) imamları arasında bu mes’elede ihtilaf kat’a yoktur. Zira, onların vardıkları hükme göre bir ülkede, ahkâm-ı İslâmiyye kanun olarak tatbik edilmiyorsa, orası dâru’l-harbdir.  İmâm-ı Şâfiî ‘nin,  dâru’l-İslâm olan bir beldenin, kafirlerin istilası olsa bile dâru’l-harb olamayacağı hükmü ise, Şafiî ‘de“müslimlerin mülkiyet hakları, kafirlerin istilâsı ile sâkıt olamaz” kaidesine binaen vaz’ edilmiştir. Yani, bir İslâm beldesinin kâfir istilasına uğraması neticesinde, müslimlere ait  mülklerin, kâfirlerin eline geçmesini İmâm Şafiî gasb saymış, tekrardan İslâm ordusu orayı zabt etse eski sahiplerine bedelsiz verilmesi gerektiğine ictihad etmiştir. Yoksa,  mutlak manada dâru’l-İslâm saysa, İslâm beldesi demiş olsa, oradaki malları niye gasb saysın!. Ve ya kafirlerin eline geçen malların, tekrardan alınması adına İslâm ordusunun taarruzunu o beldeye neden gerekli görsün! Bu sebeble, burada ikili telakki mevcûd olup, Şafiî ‘ye göre sadece mülkiyyet hukuku itibâriyle daru’l-İslâm, kafirlerin istilası akabinde Şer’i ahkamları kaldırmasından ötürü siyâseten dâru’l-harb dir.

    Türkiye ise, cumhuriyet devri ile birlikte şer’i ahkam kaldırılmış, iskan edenlerin mallarında ise, cebren bir el değiştirme söz konusu olmadığından sebeb, İmâm Şafiî’ ye göre hem siyaseten, hem de mülkiyyet hukuku i’tibariyle daru’l-harb dir.

    Şeyhu’l-İslâm Ebu’s-Suûd efendi, Belgrat’ın fethedilip, tekrar kafirlerin istilasına uğraması ve bunun kısa bir vetîre de olması sebebiyle orada kalan müslümanların malları zayi olmaması adına bu belde için Şafiî ‘ye göre fetva vermiştir. İmam Şâfiî’nin bu ictihadı sadece arazi mülkiyeti bakımındandır.  İmam Nevevi bunu böyle izah ediyor.

    Bugün ise bu ictihad ile amel mümkin gözükmemekle beraber misâl verilecek olursa, sâbık/eski Endülüs bugün ki ismiyle İspanya, dâru’l-İslâm idi Bu memleket tekrardan dâru’l-İslâm’a rucû etmiş olsa mülkiyet hakkı tatbiki, tekrardan oradaki malları sâbık sahiplerine dağıtma işi mümkin değildir. Ve Allâh Teâlâ, tatbiki mümkin olmayan bir ictihâdı ümmet üzerine vâcib kılmaz. Hanefilerin bu mevzudaki dirâyetleri daha muteberdir.

    2.  “Hanefi mezhebine göre de değişik kriterler var. Dâru’l-harb ile bitişik olmak, küfür ahkamıyla idare ediliyor olmak, müslümanların güven içinde emniyet içinde olmaması vs kriterler var. Hanefi mezhebine göre Türkiye ‘ye daru’l harb diyemeyiz. Türkiye’de müslümanlar güven (eman) içindedir” mevzuu.

    Hanefi Mezhebinden İmâm Ebû Yusuf ve İmâm Muhammed yine hanefîlerin cumhûru ile Mâliki ve Hanbeli mezheb imamlarına göre -Rahmetullahi Teâla ve aleyhim ecmain-  bir belde ancak “İslâm hukûkunun icrâsı” ile dâr’ul-İslâm olur. Buna kıyasla, bir ülke yine tek bir şart olan küfür ahkâmının mezkur beldede icrâsı ile dâru’l-Harbe tehâvvül eder.

    Bu tahavvül İmâm-ı Azâm Ebû Hanife’ye -rahmetullâhi Aleyh- göre şu üç şartın ayni zamân zarfında vücûd bulması ile dâru’l-İslâm olan bir yer tekrardan dâru’l-harb olur.

    -1 O beldede yalnız küfür ahkâmının icrâ edilmesi,

    -2 Orada ilk emanları üzre bir Müslüman veya zımmînin kalmaması,

    -3 O beldenin Dâr’ul harbe bitişik olması, (2)

    Küfür ahkâmının icrâsı; Şeriât ahkamının kaldırılıp yerine beşeri/seküler hukuk ile o beldede hükm olunmaya başlanmasıdır.

    İslâm Hukûku mühetassısları, emân mefhumunu ise can emniyyeti (kısas) ve mal emniyeti (Hadd-i Sirkat) olarak izah ederler.

    İmam-ı Gazzâlî -Rahmetullâhi Aleyh- hazretleri usul-ü fıkha dair yazdığı “El-Mustasfa” namlı şaheserinde emân mefhumunu izah eder iken  “Şeriatın halktan kastı (halk için koyduğu kanunlardan maksadı) : Canlarını, mallarını, akıllarını, nesillerini, Dinlerini muhafaza etmek.” diyerek bunu 5 esâs olarak beyan etmiştir.

    Can emniyyetinden maksat, bir kişinin katledildiğinde, öldürenin öldürülmesi (kısas) şeklinde tatbik edilmesi, mal emniyyetinden maksat, hırsızın kolunun kesilmesi, (Hadd-i Sirkat) akıl emniyyetinden maksat, içki içilen sarhoş edici maddelerin yasaklanması, içenin veya temin edenin cezalandırılması, nesil emniyyetinden maksat, temiz nesil için zinâ’nın aşikare işlendiği yerlerin ve ona giden yolların bertaraf edilmesi, din emniyyetinden maksat ise, bid’at ehlinin î’tikadî taarruzlarına karşı  ehl-i sünnet vel-cemaate mensub cemiyyetin devlet nezdinde muhâfaza olunmasından ibarettir.

    Eman mefhumunun mütehassıs hukukçulara göre izahı tam manası ile bu şekildedir.

    Ebûbekir Sifil‘in zannediyorum kasd ettiği mana, sair avâmın hocalarının ettiği sözlerin tekrarı olsa gerekir. Onlar “askerin, polisin var olması, ezanların okunması, rahatlıkla ferdi ibadetleri yapıyor, cami cemaate gidiyor, cum’a kılıyor olmamız can ve mal emanı olduğunu gösterir” demişlerdir. Halbu ki  “eman” târifi üstte İslâm hukuku mütehassıslarından nakl ettiğim şekilde olmak ile kendisinin kasd ettiği mana tamamen batıldır.

    Bilhassa, mü’min bir kimsenin evlenme, boşanma, miras taksimi, alacak verecek, gasb, hırsızlık (hadd-i Sirkat) , adam öldürme (kısas) vs. hukuka ihtiyaç olan mevzularda en tabii hakkı olan İslâm ahkâmına göre şahsı için adaletin sağlanamıyor olması, ezanlar okunuyor olsa da onun maslahatı cihetinden artık ne faydası vardır ? Yoksa bugün avâmın hocalarının ezan ve cum’a serbestliği ile bir ülkeyi, gayri ictihadi olduğu halde, hissi sebeplerle  dâru’l-İslâm sayması netice itibariyle kimin ve neyin faidesinedir?!.

    İslâmiyetin, sadece namaz, oruçtan ibaret bir din olmadığı; mensubiyyet iddia edenlerin, sabah uyanmasından, tekrar yastığa baş koyana değin bütün dünyasını tanzim etmeiddiasında bulunduğu malumdur.

    O beldenin dâru’l-Harb’e bitişik olması hususu ise; Bir İslâm beldesinin ortasında insanlar irtidâd (İslâm dînini terk ile küfür ahkâmını kabul) etseler, ḥudūdları dâru’l-Harb’e bitişik olmayıp tamamı dâru’l-İslâm ile çevrili ise o yerin dâru’l-harb olması mümkin değildir. Çünki, dâru’l-İslâm olan komşu ülkelerin irtidâd edenleri her cihetten kuşatmaları sebebiyle o ülkeye hemen yardım etmeleri tabiidir. Bu sebeble isyân edilen beldenin tekrardan hakimiyet altına alınması mukadder olup dâru’l-harb hali üzere kalamazlar.

    Hanefi hukukçularından Cessâs -rahmetullâhi aleyh- Ebû Hanife hazretlerinin  kaideleri için buyurmuştur ki, ” İmâm-ı Âzâm hazretleri, günümüz müslümanlarının ciddiyetsizliğini, cihada olan isteksizliğini görse idi, son 2 şartı koymazdı” demek ile  diğer hukukçular gibi sadece ilk şart’ın muteber olduğu hususunu pek güzel ifâde etmiştir.

    3. Yine Ebûbekir Sifil devamla, “Üzerimize hakim olan sistem hukuk düzeni %100 küfür düzeni diyemeyiz. Mevcud hukuk sistemi içerisinde islam ahkamıyla örtüşmeyen kanunlar var ama örtüşen kanunlar da var!” Mevzuu

    Bu, gayr-ı ciddi kelâmına binaen Sifil’e sormak gerekir ki; “O halde daru’l-harb neresidir?”.  Ebûbekir Sifil’in  bu lakırdısına binaen Dünya üzerinde her beldenin dâru’l-İslâm olup 1 adet dahi dâru’l-harb olmaması lazım gelir. Çünki, evveliyatında dahi hiç İslâm ile müşerref olmamış beldeler de dahi İslâm hukuku ile tetâbuk eden ahkamları vardır. En ednası bu beşeri sistemlerde dahi haksız yere adam öldürmek, yalancı şahitlik yapmak, yapana ceza verilmesi gibi vs sayılabilecek belkide onlarca hüküm onların da kanunlarında mevcûd olup İslâm hukûku ile tetâbuk eder. Hali hazırda ki İngiltere hukuk sisteminin yapısı Osmanlı’dan devşirmedir ki buranın da ve ya bir çok beldenin de dâru’l-İslâm olması demektir!

    Türkiye gibi seküler hukukun hâkim olduğu beldede ki mahkemelerden, ahkâm-ı İslâmiyye’ye muvāfiḳ hüküm verilse dahi bu Allâh Teâla’nın şeriatinden kat’a değildir. Çünki, İslâm hukuku orada esas kabul edilmemiştir!

    Bugün, Şer-i şerifin bu memlekette hükmü yoktur. Hem nasıl olsun? Şeriatı esas alan bir mahkemesi yok ki hükmü olsun ve onu esas alarak hüküm versin!

    Ebûbekir Sifil’in şu gayr-i ciddi sözleri 4 mezhep memba’ kitablarının hiç birinde mevcud olmayıp mevzu dahi edilmemiştir. Zaten mevzu edilip Ebûbekir Sifil’in dediği gibi olsa idi bu mezheb, şu mes’ele de usûl kaidelerinin dışına çıkmış olurdu ki bu da sadece hanefiler için değil sâir mezheblerin tamamı için mevzu bahis dahi edilemez!

    4. “Dâru’l-Harb’i, dâru’l-Harb yapan en önemli kâide, o yerin harb (savaş) yeri olmasıdır, yani savaşmaktır. Türkiye’ye dâru’l-harb diyenlerin geneli de savaşmak, harbetmek dışında herşeyi yapıyorlar. Çünkü harb etmek işlerine gelmiyor. Bu heva ve hevesle hükmekmektir”  mevzuu

    Ebûbekir Sifil “Sana dinden sorarlar” nam kitabının 2.cilt sahife 297 de buna benzer kelam zikretmiş. Aslında aynı kitapda şu dediklerinin tersi kelam zikretmiş olup kısmet olur ise ileri de onu da beyan ederim.

    Sifil, Mezkur kitabın da diyor ki;

    “Dâru’l-harb demek, İslâm devletiyle arasında fiili bir savaş durumu olan devlet demektir”

    Demek ile esasında Sifil, şu mühim mes’elede hiç tetebbu etmediğini ve ya manâları fehmetme azmi göstermeksizin gayr-ı ciddi cevab verme vaziyyeti içinde olduğunu izhâr etmektedir!

    Çünki, 4 mezheb imâmlarının ve mezheb içi müctehid ve ya mütehassıs hukukçusu olup bu mevzuda kelam eden hiç bir âlim’in asârında bu tâbirin temelde izahı bu şekilde olmamıştır. İslâm hukukçuları, bu beldelere dâru’ş-şirk, dâru’l-küfr, dâru Kahr, bilâdu’l-aduvv gibi mefhumlar ile  hakikatte İslâm hukukunun tatbik sahasını tefrik amacı ile koydukları sıfatlardır.

    Dâru’l-harb tabiri bazen fiili savaş mahalli olmak ile, bazen ise İslâm hukuk sahasının dışında kaldıkları için hükmi olarak bu ismi alır.  Yani, İslâm hukuku ile idare olunmayan belde bu ismi almak ile mezkur beldenin fiili savaş yeri olduğu manasına gelmez. Mesela, Osmanlı zamanı İngiltere dâru’l-harb idi. Peki her daim muhârebe halinde mi idiler ?

    Yani bir belde, ya İslâm hukukunun geçerli olduğu dâru’l-islâm ülkesidir, ya da İslâm hukuku ile idâre olunmayan dâru’l-harb beldesidir.

    Bu sıfatlar, 4 mezhep hukukçularının ülke tefrikinden sebeb buldukları ve üzerine fıkıh bina ettikleri mühim mefhumlardır.

    Savaşmak ise, ayrı bir tutum olup hali hazırda ki İslâm devletinin ilâyı kelimetullâh davasına binaen kuvveti, menfaati, mevkisi için o zaman ki şartları nispetindedir.  Veya dâru’l-İslâm davası güden bir cemaat için, olduğu beldeyi dâru’l-İslâma tehavvül ettirmek davay-ı kudsiyyesine binâen sadece ve sadece kendinde kuvvet bulduğu zaman ki tavrıyla doğrudan alâkalıdır.

    Eğer, Ebûbekir Sifil’in dediği gibi hemen savaşmak esas olsa idi Rasûlullâh ﷺ efendimiz dâru’l-harb olan Mekke’de müşrikler ile savaşırdı. Oysa Rasûlullâh ﷺ ümmetine misal teşkil etmesi cihetinden Mekke’de bunu dava edinen kimseler ile kısmi bir kuvvet bulmuş Medine’de tekâmüle ermiş ve hemen akabinde dâru’l-harb olan Mekke’yi Allâh Teâlâ’nın nusreti ile dâru’l-İslâm’a tevavvül ettirmiştir.

    5. (Daru’l-harb) Mükellefiyetlerinden kaç, ruhsatlarından istifade et ne güzel. Bu bir mu’mine yakışmaz!” mevzuu.

    Ebûbekir Sifil’e şu mevzuda dâru’l-harb olan bir belde de mükellefiyetlerden ne anladığı suâlini kendisine tevci etmek daha münasip olsa gerekir! Çünki, üstte dediğim üzere kendisi mes’eleyi etraflıca tedkik etmemek suretiyle, sırf kendi hevâ ve hisslerine ve politik fikriyâtına binaen, şu mühim mevzudaki temel fıkhi esaslara istinâd etmeksizin hüküm bina etmeğe kalkışmak ve 4 mezheb memba’ kitablarında olmayan kelamları serdeylemek ile son derece ciddi olan şu mevzuyu tahrip etme yoluna gitmiştir.

    Kelam eder iken ve ya fikriyâtı yazıya nakl eder iken o mes’eleyi  ehline sormak, tetebbu eylemek / etraflıca düşünmek,  taḥḳіḳ etmek  ve böylece mes’elenin bütününe vakıf olmak hele ki böyle bir mes’ele hakkında lazımedir. İlim ciddi bir iştir, bu şekilde yapılmadan verilecek her hüküm, nakz olmaya mahkumdur.

    Netice olarak,

    Ebûbekir Sifil ve sâir kimselerin, İslâm hukûkunun geçmediği bir beldeye gayr-i ilmi ve gayr-ı ciddi şekilde dârul-İslâm demek ile Allâh Teâlâ’nın emri olan dâru’l-İslâm kurma davasını husûsen emrini, tahrib etmekle böyle bir davây-ı kudsiyye yokmuş zann-ı batılına cemiyyeti düçar etmek hasebiyle büyük bir vebale girmiştir!

    Bilhassa, dâru’l-harb’de bir müslim için kendisinde olması gereken mükellefiyyet, evvela bu şuuru edinmek olup akabinde zamanımızın en büyük kudsi davası olan bir dâru’l-İslâm edinmek uğruna olduğu beldeyi dâru’l-İslâm’a tekrar tahavvülü için, bu şuurda olan ehl-i sünnet vel-cemaat akidesinde, kudsi davanın neferi, sahib-i ihlas kimseler ile kendilerinde kuvvet bulana dek gayret etmek olmalıdır.

    Yoksa kendisinin ruhsat dediği faizli yani fasid akidli muameleler bir mü’mine ne farzdır, ne vacib dir, ne de sünnet…

     

    Dipnotlar:

    1. https://www.youtube.com/watch?v=knPJkg5lX1Q
    2. Hey’et, Fetâvâ-yi Hindiyye, (Trc. Efe, Mustafa) Ankara, Akçağ Yay. C.4, s.249;
    İbn-i Âbidin, Reddü’l- muhtar (trc.Davud-oğlu, Ahmed ) İstanbul, Şamil Yayın Evi, c.8, s. 448; Serahsi, Mebsut, ( trc. Hey’et ) İstanbul, Gümüş Ev Yayıncılık, c. 10, s. 212.

  • Şeriat Nazarında Aklın Mevkisi Nedir?

    Şeriat Nazarında aklın Mevkisi Nedir?

    Matematik, Geometri ve Astronomi gibi ilimlerin müspet veya menfi denebilecek şekilde din ile alakalı bir ciheti bulunmamaktadır. Bu ilimlerin mevzuları, aklî delillerle ispat edilen mes’eleler olup, öğrenildikten sonra inkâra mahal bulunmayan hususlardır. Din adına bu gibi ilimlere i’tiraz etmek, dine zarar verir. Hatta reddedenin aklında ve dininde bir kusur olduğu şüphesi uyanabilir. (1)

    Bu gibi ilimler de akl-ı kullanma da bir hudut yoktur. Bu sebeble menfi, müspet ve ya batıl neticeler doğurması, sadece teoride kalması gibi semereleri olması cihetinden bakılacak olursa, Şerîat’ın bu gibi ilimlere karışması mümkin gözükmemektedir.

    Buna nazaran yarattıklarına cüz-i akıl veren Şāri Teâlâ cihetinden konulan ve sabiteleri olan umdeler/kanunlar bütünü Şerîat ise bu gibi değildir.

    Şerîat, ona tābi‘iyyet iddia eden mükelleflerin amelleri, sözleri, ve i’tikadları ile alakalı riâyet edilmesi gereken sınırları koyan, bu sınırlara riâyet eden tābi‘ine Dünya ve Âhiret saâdeti vaad eden umdeler bütünüdür.

    Esasında şu tarif dahi, anlayışı kuvvetli kimseler cihetinden mes’elenin hülasasıdır.

    Şerîat, mahlukların akılları nazar alınıp konulmuş hükümler olmayıp, mükelleflerin maslahatı gözetilerek konulmuş kaidelerdir. Ulema, Allâh’ın hükümlerinin, kulların maslahatlarına riâyet prensibiyle muallel olduğu üzerinde ittifak etmiştir.

    Çünki, insanın dini kendine muhtaç değildir. Bilakis insan, dalâletten kurtulmak için maslahatı icâbı kendisi dine muhtaçtır. Dolayısı ile şeriat, aklın hitap ettiği değil, mahluk olan akla, nakil vasıtası ile vaaz eden bir dindir.

    Şerîatte nakil esasdır o alınır ve metbû (tâbi olunan) kılınır. Çünki aklın, bir din sahibi olduğu iddiası neticesinde mükellef olarak tabi olduğu dinin esasları mevzu’ olduğunda kendi zannına göre iyi ve güzeli ayırt etme de bir salahiyyeti yoktur.

    Şayet Şerîat, akıl ile ıspatlanmış, zannlar üzerine şekillenmiş bir yapıda olsa idi yine akıl ile iptali câiz olurdu.

    Akıl, şeriate bir hudut belirleyemez. Aksine nakil akla bir hudut belirler. Mükellefin fiillerinde, sözlerinde ve i’tikadlarında bir sınır çizer ve durması gerektiği yeri beyan eder. Akıl, ancak bir muâvin mesabesinde olup, Şeriatin müsaadesi çerçevesinde katkı da bulunur. Biz buna kıyas diyoruz. Kıyas da her ne kadar akıl yürütme ile hükme varılsa da bu, ehli tarafından, bir usul çerçevesinde, esasları gözeterek varılan neticedir.

    “İslâm akıl/mantık dinidir” demenin günümüz de kalbi hastalıklı olanlar cihetinden kasdedilen mânâsı: “Mantığın almadığı hükümler doğru değildir. O halde, mantığımıza mugayir olan her şey hatalıdır. Çünki, İslâm akıl dinidir. Aklımızın almadığı şeyler dinde yoktur.” Demektir. Günümüzde edilen lakırdılara bakılacak olur isek, mânâ tamı tamına bu meyandadır.

    Şu izahata nazaran, nakil esas alınmasa, emredilen 5 vakit namazın belli vakitler de tarif edildiği şekilde kılınmasına akıl ne diyebilir? Nakli esas almayan hastalıklı akıl, namaz mefhumuna “sadece dua etmekten ibarettir.” Deyip esâsı ve edâsı hakkındaki delilleri böylelikle iptal de edebilir.

    Böylece bir sınırı akıl yürüterek aşmak, onun benzeri esaslarda da akıl yürütmesinin caîzliği ve sınırı aşması manasına gelir ki bu Şerîatı iptal etmektir.

    Bir kimse namazın vücûbunu sadece “namazı kılınız”  (2) [أَقِمِ الصَّلاَةَ ]

    Ayet-i kerîmesini esas alarak da ortaya koyması münasip değildir. Çünki, mücerred bu âyete istinad ederek koyduğu bu delil dahi bir çok cihetten şüphe vârid olabilir, eksik kalabilir, usulsüz izahlar getirilebilir ve bu sebeble tenkid vesilesi olabilir.

    Fakat, bu âyet çerçevesinde ki hadîs ve sahâbe’nin tatbiki mevzusundaki harici deliller, izahlar ve bunların üzerine bina edilen hükümlerin çokluğundan sebeb ortaya konan ve nakiller ile bize gelen haberler ile namazın vucûbu ve eda şekli şüpheye mahal bırakmamaktadır.

    Yine misal verecek olur isek, ayaklara giyilen mestlerin üzeri meshedilir. Halbuki kirlenen tarafı altıdır. Şayet, aklın şu mes’ele de bir selahiyyeti olsa idi altının meshedilmesini münâsip görebilir idi. Halbuki, sadece üzerinin meshedilmesi ile alâkalı bu emir, bize nakil ile vârid olmuştur.

    Ve ya oruç hakkında Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz. [يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ](Bakara Sûresi; 183)

    Ayetinde geçen “sayılı günler” ifadesine karşı nakli esas almayan hastalıklı akıl, oruç ibadetinin Ramazan ayı harici bir vakitte eda edilebileceğini de söyleyebilir.

    Nitekim günümüzde, sıcak yaz günlerine rastlayan oruç ibadeti hakkında “Zannıma gore, kış mevsimine sabitlenebilir” vâri ârızalı lakırdılar edilmiyor da değildir. Halbuki, kat’i surette Ramazan ayında eda edilebileceğine dair bu delil, bize yine Rasulullah ve sahabe tatbiki ile vârid olmuştur.

    Eğer zannlar, şerîatın esasına tahalluk etse idi, o vakit şüpheninde devreye girmesi söz konusu olurdu. Nakil esas alınmadan varılan her neticenin batıllığı söz konusu olduğundan, esasında onun din olmadığa süphe yoktur.

    Eser miktar dahi şüphe hâsıl olsa, bu Şâri’ Teâlânın  “Kuranın muhafazası” 3 [  إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ ] adına verdiği teminata mugâyir bir neticedir.

    Bir kimsenin, mütehassısı/uzmanı olduğu bir meslekte, o mes’eleden anlamayan başka bir şahsın o mesleğin icâbına gayr-ı fikir beyan etmesine aldırış etmemesi, tenkid etmesi hatta tahkir etmesi, buna nazaran mevzu din oldumu nakli esas almayıp zann-ı batılını esas alması şaşılacak bir iştir.

    Kendi mesleğinin mütehassısı olduğunu haklı olduğu halde beyan ve müdafaa etmesi, lakin yaratıcısı cihetiyle konmuş sabiteler de veya insan üstü gayret sarf ederek din de mütehassıs, mümtâz ulemā’nın Kur’an ve Sünnetten çıkardığı hükümlere aldırış etmeyip, mütehassısı olmadığı halde mantığını esas alması ancak, usulsüz, gayr-ı ciddi ve ya hain bir beşerin işi olsa gerekir.

    Bu suretle, usul çerçevesinin dışına çıkıp, mantığını hala daha naklin üzerinde gören aklın, Din-i İslâm’ı (haşa ve kella) eksik ve hakir görüp, onu Hristiyanlık ve ya Yahudi dinine benzetmek, müslümanlığın kalpte ki mevki-i ihtiramına zeval getirmek, değiştirmek maksadını taşıdığından ve Din-i İslâm’ın imhasına gaye edinen düşmanı olduğu aşikar olduğundan sebeb, hakikatte bu şahsın şerîat ile bir münasebeti kalmamıştır.

    İslâm hukūku, sâir hukūklara benzemediği gibi, Hristiyanlık gibi ilâhi umdelerden mahrum ve insan eliyle değişikliğe elverişli bir hukuk sistemi değildir.

    Cemiyyeti ıslah etmek yerine, şeriatın umdelerini kendi yaşadığı vasata/ortama usulsüz adapte etmeye yeltenmek, uhreviyyattan mahrumiyyetin ve gay-ı ciddiliğin bir semeresi olup tamamiyle batılı/modernist bir bakış açısının bir mahsülüdür.

    “Allâh Teâla, şerîatı, insana kendisini ve cemiyyeti ıslah etsin diye vahyetmiştir. Düzelmeğe muhtaç olan insandır, Allah’ın (Celle Celaluhu) vahyettiği din değildir!” (4)

    Şâri’ Teâlâ’nın Kur’anın pek çok yerinde “akletmek” (5) [لِّأُوْلِي الألْبَابِ] ile alakalı ayetleri ise Din-i İslâm’ın umdeleri hakkında mahlukların tecribe etmesi demek olmayıp, hikmetine binâen tefekkür etmesi, bu kadîm kelâm karşısında onun maslahatı (6) cihetinden teslim olması, haddini bilmesi, edebe riayet etmesi esasına dayanır.

    Nakli esas almayan her bir akıl, nefsin ayrıldığı bedenden kendisine çürüme kokusu arız olan bedene benzer ki, bu usulsüzlüğünü ve noksanlığını umumiyyetle söz ve fiilerinde aşikar eder…

    Unutmamalıdır ki, sâir yaratılanların akılları ile kıyas dahi edilemeyen Peygamberân-ı izam dahi nakle/vahye tabidir. Kaldı ki onlarda ki ilim, İns ü cinn ve meleklerin akl-i ve nazari de ulaşacakları son hudut dahi bir Peygamber için iptidâ/başlangıç mesabesidir.

    Onların kemal ve olgunlukları, vahiy olmayan yerde ve ya bilemedikleri şey hususunda Peygamber oldukları halde akıl yürütmek değil, naklin memba’ı olan Allah’a havale etmektir.

    Hakikatte, bir dine aidiyyet iddia eden her mükellef maslahatı gereği nakile muhtaç olup o umdelere tabi olması elzemdir. Şer’i Şerif mevzu olduğunda aklının yegâne vazifesi, Cenâb-ı Hakk’ın her şeyi yerli yerince yaratma, her şeyi lâyık olduğu yere koyma sırrına mebnidir.

     

    DİP NOTLAR
    • Gazzâlî, el-Munkız’u-Mine’d-Dalâl, trc. Güngör, Hilmi, İstanbul 1948 s. 18-20.
    • İsrâ: 78
    • Hicr: 9
    • Seyyid Hüseyin Nasr, “Şeriat”, İslâm-İdealler ve gerçekler, trc. Ahmet özel, Istanbul 1985, 107
    • Âl’i- İmrân: 190

    * Metinde mezkur meâllerin tamamı Hey’etin “Kur’ân-ı Kerim Meâli (Diyânet İşleri Başkanlığı yayınları)” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı