Reddiye

Redd-i İslâmoğlu

Muṣṭafā İslâm-Oğlu'nun Uydurduğu "Meçhul" ve tezât teşkil eden lakırdılarına reddiyedir.

Muṣṭafā İslâm-Oğlu 1 videosunda {1} 

“Dâru’l-harb fıkhı yani “dâr” fıkhı efendimizden 150 sene sonra ortaya çıkmış bir fıkıhtır. Yani bunu ne Efendimiz, ne Saḥābe koymuştur. Bu sonradan ortaya çıkmış bir fıkıhtır. Bu fıkhı ortaya çıkaran bu kavramları [mefhūmları] koyan insanların yaşadığı çağda [devirde] ortaya çıkmıştır. Onların şartlarında ortaya çıkmış…”  diyor

Hal bu ki  Hâlid bin el-Velîd’in  -Raḍiyallāhu ‘anh- “Hîre halkına verdiği  meşhūr sulhnâmesindeki “daru’l-islâm” tabirleri {2}  Rasulullâh Efendimizin -Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm-

“Daru’l-harpte Harbi ile Müslüman arasında faiz yoktur” {3}

“Daru’l-harbte hadler tatbik edilmez” {4}

“Dar-ı İslâm ve içindekilerin hepsi masundur, malları ise haramdır. Dâr-ı şirk ve içindekilerin hepsi mübahtır.” {5}

-hadîs-i şerifleri,  cumhûr ‘ulemā nazarında dâru’l-harb [islâm hukūkunun câri olmadığı belde] olan Mekke’den, dâru’l-islâm [islâm hukūkunun câri olduğu yer ] olan Medîne’ye hicret eden mü’min hanımların, geride bırakdığı sâbık kocalarının artık onlara halâl olamayacağına {6} dâir  “dâr” tefrikine işaret eden āyet-i kerîme, saḥābe-i kirâm hazerâtının dâru’n-nedve’ye mukâbil 1 cemiyyet teşkil ettikleri Erkam bin Ebü’l Erkam’ın -Radıyallâhu anh- evine dâru’l-islâm demeleri, nice siyer ve hadîs asârında “dar” ihtiva eden kaviller ve tatbîkleri ile bu mefhūmların daha ilk asırda vücüda geldiği ve başta Hanefîler olmak izere sâir mezheplerin bu kavil ve hādiѕelerin mu’cibince usûl üzere hükümler teşkil ettiği müsellem olup “efendimizden 150 sene sonra ortaya çıkmış”  lakırdısı tamâmen safsatadan ibârettir.

Muṣṭafā İslâm-Oğlu videosunun devâmında …

“[…] Bu günün dünyasını іzāḥ etmekde bu kavramsallaştırma [mefhūm] işlevsizdir. Yeni bir “dâr” fıkhı lazımdır. Onun için ben “Dâru’l-meçhul” diyorum mesela. Almanya’ya dâru’l-harb mi diyeceksiniz. Olur mu ? Bu öyle ağır sorumluluklar [mesûliyyet] getirir ki arkasından. Çünkü dâru’l-harb de yaşamak haramdır. Meşru bir mâzeretiniz yoksa, orada kazanmak haramdır. Ele geçirdiğiniz her malı ganimet sayın. Dahası da var söylemeyeyim şimdi ayıp olur!”  demektedir

‘Ameli 4 hak mezheb sâhiblerinin hukūkі statüsüne bakarak ülkelerin dâru’l- İslâm ve dâru’l- harb şeklinde tefrik eylemeleri, bi’l-hāssa Hanefî usûlünün bu 2 mefhūm üzerine bina edilmiş olması ve müteahhirînden olan mütehassıs hukūkçuların {7} inkıtâ olmaksızın inkişâf ettirerek aynı hükümleri beyan etmelerine binâen, kendisinin sadece laf olsun diye bulduğu! “Dâru’l-meçhul” tabirininde içini doldurmasını, her kelamı Şeriâtın hükümlerinden  1 asla dayanan  husûsen hanefî ‘ulemāsı karşısına muhkem delil ile çıkmasını, yani meçhul tabiri üzerine edebiliyor ise! fıkıh teşkil etmesini  istemekte ayıp olmasa gerek!

Hazret ayrıca! şu mühim mes’eleyi zerre mikdârı tetebbu etmediği ve ya manâları fehmetme azmi göstermeksizin gayr-ı ciddi cevab verme vaziyyeti içinde “Dâru’l-harb” mefhūmunu sadece “fiili harb sahâsı” zann etmektedir.

Halbuki, Hanefî , Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî ‘ameli mezheb imâmlarının ve mezheb içi müctehid ve ya mütehassıs hukūkçusu olup bu mevzū‘da kelâm eden hiç bir âlim’in asârında bu tâbirin temelde îzahı bu şekilde olmamıştır. İslâm hukūkçuları, bazı ülkelere dâru’ş-şirk, dâru’l-küfr, dâru’l-kahr, bilâdu’l-aduvv gibi verdiği bu ve benzer sıfatlar, hakikatte İslâm hukūkunun tatbîk sahâsını, hukūki statüsünü tefrіḳ maksadı ile koydukları mefhūmlardır.

Ayrıca, bir kimsenin İslâm devletinin teba‘ası olmakla mâzereti olmaksızın dârul-harbe intikâli harām, İslâm-Oğlu’nun dediğinin tam tersi oraya intikâli haram olmakla birlikte oradaki meşru kazancı ḥalāl, o beldenin hukūkuna ri‘āyet etmesi farz, haksız yere mal edinmesi ve onun dilimin varmaz  dediği iş [hür bir kimseyi cariye edinmek] kat’i sūrette haramdır.  

Muṣṭafā İslâm-Oğlu 2. videosunda {8}

“Müste’men, dâru’l-ridde bu dar kavramları [mefhūmları] ne kadar bize ait.  Bu kavramlar ilk ne zaman kullanılmaya başlandı? ilk ne zaman kondu? […]  Bizim dediğimiz klasik kavramlarımız ne kadar bizim? Yani  eski olması bizim mi kılıyor ? Bizim olması için ölçü ne o zaman? Kültürümüzün içinde olması bizim mi kılıyor onu ?   Hayır bana  göre bizim kılmıyor. “Atalarımızı biz bu yolda bulduk”  (15) diyen müşriklerden değilsek eğer, o zihinle bakılmıyorsak bu dâr kavramlarıyla hadi bu günü izah edin”

Demek ile esasında, bir nev’ kendi usûlünü [hakîkatte usûlsüzlük] aşikar edip, anlayamadığı bu mevzu’da bahis mevzuu ettiği mefhūmların geçdiği tüm asârın zımnen çöpe atılması gerektiği lakırdısını ediyor. Halbu ki tas tamām bizim olan, hatta ondan öte ḥālā daha aşılamamış, ibṭāl edilememiş ve üstüne bir doktrin inşa edilememiş olan bu mefhūmlar, sadece bu günü değil, kıyâmete kadar her zaman ve mahalde her bir ülkenin fıkhi statüsünü hem izâh ediyor hem de tatbîkini bilā-istiѕnā mümkin kılıyor!

Ayrıca hazret! müşrik kimseler için inen  “Onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun.” dendiği vakit de: “Yok, atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız.” dediler. Ya ataları bir şeye akıl erdiremez ve doğruyu seçemez idiyseler de mi onlara uyacaklar?” {9}   meâlindeki âyet-i kerîmeyi serdeylemek ile meẕkūr mes’ele arasında akla ziyân çarpık bir bağ kuruyor!

Fî’l-hakîka “dâr” mefhūmlarının menba’ı, üstte zapt ettiğim üzere hem fiili tatbîkleri hem de bu mevzu’ hakkındaki mübârek kavilleri ile bizzat Resūlullâh -Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm-  efendimizdir.

Yine islâm-Oğlu saçmalamağa devâm ederek;

[…] Esasen konustuğumuz konu [mevzû] dinin sabitelerinden değil ki… […]  Zamânın rūhu bize güzel şeyler getiriyorsa neden karşı çıkalım buna? Niye yobaz olalım. Niye efendim dünü kutsayalım? Kur’an bize öğrettiği zihniyet dünyasında geçmişi sırf geçmiş  olduğundan dolayı kutsamak var mı ? Böyle bir zihniyete Kur’an cahiliyye diyor”

İslâm-Oğlu’nun, müctehid imâmların dirâyet gösterip üstüne fıkıh inşa ettiği, zamanında ötesinde mefhūmlar ve uzantısı i’tibariyle furū‘ husûslar ihtiva eden şu mevzu’lar ile dinin sabiteleri [İmân edilmesi zaruri esaslar] arasında bir bağ kurması, üstüne şu mes’ele üzerine hiç bir şey inşā edemeyip dün koyulan [ama mes’ele hall eden esasları yobazlıkla ithāmı mevzu hakkındaki serdeyledikleri bilgisizliğinin neticesi olmakla ḫurāfeden ibarettir. Zira,  “daru’l-meçhul”  ifâdesi başlı başına cahillik, üzerine ettiği kelamların altı boş olmakla usûlsüzlük ve mesnetsiz bir lakırdıdan ibaret olmakla tamm bir yobazlık numunesidir.

Yine İslâm-Oğlu;

“[…]  Mesela Ebû Yūsuf’un Siyeru’l-kebîri devletler ḥuḳūḳudur. Gerçekten de [eseri] dev bir devletler ḥuḳūḳudur.  […] Ama Ebû Yūsuf’un yazdığı Siyeru’l-kebîr devletler ḥuḳūḳunun hepsinin bize ait olduğunu kim söyledi? Yani bu eskiyi kutsamak nereden geliyor ? Yani o günün dünyasında devlet sistemleri oydu öyle çalışıyordu.” diyor.

Hazret! sürç-i lisân etmiş olacak ki Ebû Yūsuf’un Siyerü’l-kebîr isminde bir eseri olmayıp, mezkur bu dev eser Muhammed ibn Hasen eş-Şeybânî’ye aiddir. Hanefî literatüründe “Devletler Umūmі ve Husûsі Hukūḳu” adına ilk yazılı Şâh-Eser olmak ve husûsen tatbіkātı münkin olmak ile tas tamâm bize aittir.

Yine İslâm-Oğlu;  tezat teşkil edecek şekilde;

“[…]  Kuranda dirhem ve dinar geçiyor. Dinar kimin parası? Bizansın parası . Yani arabın parası felan değil. O parayı basan bizans imparatoru.  […]  Mesela Hazreti Ömer divân sistemini getiriyor.  Sadece Divanı değil, maaş sistemi hesaplaması İrandan alınıyor. […]  Allah Rasulunun yapdığı anlaşmaları okuyalım. Bugün Hamidullahın siyasi vesikalar kitabında halifelerin yapdığı anlaşmaları okuyalım. […] Aslında güzel şeyleri bakıyorsunuz hemen almışlar. Nerede olursa olsun içeri taşımışlar.”    

demek ile Hanefî literatürünün esâsını teşkil eden asârın ve ihtivā’ ettiği mefhūmların dünü kutsamak olduğunu bundan sebeb almamamız gerektiğini müdafaa ederken, üstteki lakırdısı ile Rasulullah’ın -aleyhisselâm- ve Sahabe-i kirâm’ın -rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn-  güzel gördüğü şeyi aldığını ifade etmesi tamm bir tezat teşkil eden lakırdıdır. Zira hazretin! [var ise!] kendi usûlü üzere Hazreti Ömer -radiyallāhu ‘anh – efendimizin perslere aid Divân sistemini aynen almasını da çirkin görmesi icab ederdi.

Netice i’tibariyle; bir ülkenin fıkhî statüsünün tâyîni mes’elesinde sahîh olan esbâb-ı mûcibe; ülkenin şerîat-ı Muhammediyye ile idâre edilmesi veyâhūd edilmemesi olması hasebiyle hîçbir ülke, dâru’l-İslâmın veyâhūd dâru’l-harbin şümûlü hâricinde kalamaz.

Taklîd-i zâğ kebk-i hırâmânı güldürür.
Zāġ reftārın unutdı kebge taķlīd etmeden.

(Karganın seste ve edâda kekliği taklid edişi, kekliği güldürdü. Zira karga, kekliği taḳlіd etmekten yürümeyi de unuttu!) demiş şā‘ir.

Hazret! keşke kör taklitçisi olduğu,  usûlden ve rikkatten mahrum benzer lakırdıları eden ve eserini tercüme ettiği  yahudi müsteşrik Goldziher’i değilde, eserinin ne olduğunu dahi bilemediği Ebû Yūsuf’un Kitâbü’l-ḫarāc isimli Şâh-Eserindeki mes’elelere baksaydı! Belki bu “meçhul” vaziyyete düçar olmaz idi!

NOT:  Her ne kadar Kur’ân ve Sünnet hakkında “uydurulmuş” indî lakırdıları ile nice mesnetsiz, ciddiyetsiz, sathî birinden usûl beklemek, usülden bî-haber birine menb’a göstermek ‘âdet olmasa da, esâsı i’tibariyle işbu reddiyenin takdîri ilm-i alt yapı sahibi ve ona tâlib akl-ı selîm kimselerdir.

 

DİP NOTLAR

{1} https://www.youtube.com/watch?v=_wkKEZxBV78&t=1s

{2} el-Kûfi, Ebû Yûsuf, Kitâbü’l-Ḫarâc (Trc. Özek, Ali) İstanbul, m.1973 Sh: 232, Hisar Yayın Evi.

{3} es-Serahsi, Mebsut, (Trc. Bostancı, Ahmet) c.14 s.96, İstanbul, 2011 Gümüş-Ev Yayıncılık

{4} A.g.e c.14 sh.169,

–  Merginanî, Burhânü’d-din Ebu’l-Hasan  Ali bin Ebû Bekir, El-Hidâye Tercümesi: Hanefîler için İslâm Fıkhı sh.225 (trc.:Meylânî, Ahmed) İstanbul, m.2015, Kahraman Yayınları

{5} el-Mâverdî, Ebü’l-Hasen Habîb, el-Ahkâmü’s-sultâniyye: İslâm’da Devlet ve Hilâfet Hukūku sh.130 (trc.: Şafak, Alî) İstanbul, m. 1976, Bedir Yayın Evi.

{6} el-Mümtehine/60-10

{7} ed-Debûsî, Ebu Zeyd, Te’sîsün- Nazar, (Trc. Koca, Ferhat) Mukayeseli İslâm Hukūk Düşüncesinin Temellendirmesi S.207, Ankara, 2009, Ankara Okulu Yayınları

{8} https://www.youtube.com/watch?v=Tq-03FHSiNc

 

BİBLİYOGRAFYA

Hey’et, Fetâvâ-yı Hindiyye / Fetâvâ-yı Alemgiriyye, ( trc. Efe, Mustafâ ) Ankara, m. 1984-1988, Akçağ Yayınları.

İbn Âbidîn, Muhammed Emîn, Reddü’l-muhtâr ale’d-Dürrü’l-muhtâr, (trc.: Dâvûdoğlu, Ahmed-Savaş, Mehmed-Taşkesenlioğlu, Mazhar) İstanbul, m. 1982-1988, Şâmil Yayın Evi.

es-Serahsi,  İslâm Devletler Hukūku ( Şerhu’s-Siyeri’l-Kebîr ) , ( trc. Şimşek, Saîd – Sarmış, İbrâhîm ) Konya, m. 2001 , Eğitaş Yayınları.

eş-Şeybânî, Muhammed, es-Siyerü’l-Kebîr [ Serahsî’nin “İslâm Devletler Hukūku ( Şerhu’s-Siyeri’l-Kebîr ) ” adlı kitâbının metni ] , ( trc. Şimşek, Saîd – Sarmış, İbrâhîm ) Konya, m. 2001 , Eğitaş Yayınları.

er-Râzî, Fahre’d-dîn, Tefsîr-i kebîr/Mefâtîhu’l-gayb, (trc.: Hey’et) Ankara, m.1988-1995, Ak Çağ Basın-Yayın-Pazarlama.

Özel, Ahmed, İslâm Hukūku Milletler Arası Münâsebetler ve Ülke Kavramı, İstanbul, m. 1982, Mârifet Yayınları.

İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid ve nihâyetü’l-müktesid: Mezhebler Arası Mukâyeseli İslâm Hukūku, (trc.: Meylânî, Ahmed) İstanbul, m. 2015, Ensar Neşriyyât/Ensar Vakfı.

Simâvî, Bedre’d-dîn, Letâifu’l-işârât), (trc.: Hey’et) Ankara, m. 2012, T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı.
a. mlf., Yargılama Usūlüne Dâir (Câmiu’l-Füsûleyn), (trc.: Hey’et) Ankara, m. 2012, T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu